İngilizce A1/A2 Seviye Hikayeler

11.10.2021
İngilizce A1/A2 Seviye Hikayeler

A Party in The Savannah (Savannah’da Parti)

King Lion was a happy beast. He had a gorgeous wife. Her name was Queen Lioness but she loved to be called Queen Li. She made a lovely couple with her husband. Together, they had six chubby cubs that were the envy of many animals in the kingdom.

Kral Aslan mutlu bir hayvandı. Muhteşem bir eşi vardı. Eşinin adı Kraliçe Aslan’dı ama Kraliçe Li olarak anılmaktan hoşlanırdı. Kocasıyla güzel bir çiftlerdi. Birlikte, krallıktaki birçok hayvanın kıskandığı altı tombul yavruları vardı.

One sunny day, King Lion called Queen Li.

Güneşli bir günde Kral Aslan, Kraliçe Li’yi çağırdı.

“My dear wife, I would like to celebrate our happiness with all the animals in the kingdom. I want to organise a party for them.”

“That’s an excellent idea! When do you want to have this party?”

“I don’t know yet. I need to find enough food for everyone. You also have to find a nice place with enough water for all of us. This party could last for days and I don’t want anyone to starve or die from thirst.”

“Don’t worry. I know a freshwater stream not far from here. The water is very cool and there is enough shade for all of us. There is also a lot of thick grass there. Herbivores and omnivores will love it. Everyone should have fun on that day, even carnivores like us. Our party is going to be the best that the kingdom has ever had.”

“Sevgili eşim, mutluluğumuzu krallıktaki tüm hayvanlarla kutlamak istiyorum. Onlar için bir parti vermek istiyorum.”

“Mükemmel bir fikir. Partiyi ne zaman yapmak istiyorsun?”

“Henüz bilmiyorum. Herkese yetecek kadar yiyecek bulmamız lazım. Ayrıca hepimize yetecek kadar suyu olan güzel bir yer bulmalısın. Bu parti günlerce sürebilir ve kimsenin açlıktan ya da susuzluktan ölmesini istemiyorum.”

King Lion agreed with his wife. Everyone was going to remember their party, even days after it was over thanks to the hosts’ excellent organisational skills.

Kral Aslan karısıyla anlaştı. Ev sahiplerinin mükemmel organizasyon becerileri sayesinde, parti bittikten günler sonra bile herkes partisini hatırlayacaktı.

Beatiful Babies Are Beatiful (Güzel Bebekler Güzeldir)

Tami and Talu are twins and they live in our street. They are very tall and talkative. This is why it hard to miss them. Think of it: two people that look alike and they tower over every single body. How can you not see them? Not seeing them is an impossible task.

Tami ve Talu ikizler ve bizim sokakta yaşıyorlar. Çok uzun boylu ve gevezedirler. Bu yüzden onlarıfark etmemek zordur. Bir düşünün: Birbirine benzeyen ve herkesten uzun iki insan. Onları nasıl görmezsin? Onları görmemek imkansız bir iştir.

Tami and Talu are two handsome young men who know how to talk to young women. They treat girls with respect and this is what girls like —to be treated with respect at all times. The twins know how to do this and they are treated well in return.

Tami ve Talu, genç kadınlarla nasıl konuşulacağını bilen iki yakışıklı genç adamdır. Kızlara saygılı davranırlar ve kızların da sevdiği şey budur — her zaman saygıyla karşılanmak. İkizler bunu nasıl yapacaklarını biliyorlar ve karşılığında kendilerine de iyi davranılıyor.

Tami and Talu were once beautiful babies. Everyone in our neighbourhood knew them because they were a marvel to look at. They were big and tall, and healthy and everything. On top of that, their resemblance was a marvel to look at. Tami and Talu made their mother very proud.

Tami ve Talu bir zamanlar çok güzel bebeklerdi. Mahallemizdeki herkes onları tanıyordu çünkü onları izlemek harikaydı. İri ve uzun boyluydular, sağlıklıydılar ve birçok şey daha. Bunun da ötesinde, benzerlikleri görülmeye değerdi. Tami ve Talu annelerini çok gururlandırdılar.

Tami and Talu’s mother is still proud of her twins. They are two strong young men who never talk back to her with disrespect. Besides, they make her laugh and help her with many household tasks every single day. Those two boys can even cook! What a blessing they are. Tami and Talu will make their future wives proud. Indeed, beautiful babies are beautiful.

Tami ve Talu’nun annesi hala ikizleriyle gurur duyuyor. İkizler annelerine asla saygısızca cevap vermeyen iki güçlü genç adam. Ayrıca, annelerini güldürürler ve her gün birçok ev işinde ona yardım ederler. Bu iki çocuk yemek bile yapabilir! Onlar ne büyük nimet. Tami ve Talu müstakbel eşlerini gururlandıracaklar. Güzel bebekler gerçekten de güzeldir.

Tami and Talu want to marry. They want to get out of their parents’ home and start families of their own. First of all, they have to get jobs and have a stable income before they can have beautiful babies of their own. Their mother is not worried though and she knows that they will turn into beautiful fathers. These two future parents, her own sons, will make their own sons happy and proud.

Tami ve Talu evlenmek istiyorlar. Ebeveynlerinin evinden çıkmak ve kendi ailelerini kurmak istiyorlar. Her şeyden önce, kendi güzel bebeklerine sahip olabilmeleri için önce iş bulmaları ve devamlı gelire sahip olmaları gerekiyor. Ancak anneleri endişelenmiyor ve güzel babalar olacaklarını biliyor. Gelecekteki bu iki ebeveyn, kendi oğullarını mutlu ve gururlu yapacak.

Tami and Talu are two proud young men. They work hard every single day and they make the most of their time. Most of all, they never bother anyone because they have no time to waste. You can almost read this on their foreheads.

Tami ve Talu iki gururlu genç adamdır. Her gün çok çalışıyorlar ve zamanlarını en iyi şekilde değerlendiriyorlar. Hepsinden önemlisi, hiç kimseyi rahatsız etmezler çünkü kaybedecek zamanları yoktur. Bunu neredeyse alınlarından okuyabilirsiniz.

 When Lions Come To Town (Aslanlar Şehre Geldiğinde)

My grandfather says that fear is a wild animal that you create in your head.

Büyükbabam korkunun kafamızda yarattığımız bir hayvan olduğunu söylerdi.

“You should take a stick and chase it if you don’t want it to pester you,” he often tells me when I am scared in the middle of the night and I run to him for comfort.

Gecenin bir yarısı korkup, rahatlamak için ona koştuğumda “Seni rahatsız etmesini istemiyorsan bir sopa alıp ona koşmalısın” derdi sık sık.

“Go back to bed and don’t be afraid of things that don’t exist. Now let me sleep.”

“Şimdi yatağa geri dön ve var olmayan şeylerden korkmayı bırak. Uyumam lazım.”

I eventually mumble an apology and drag my feet to my room. The bed always looks sinister and I make it a point to sleep on the floor.

En sonunda bir özür mırıldanırdım ve ayaklarımı sürükleyerek odama giderdim. Yatağım her zaman uğursuz görünürdü, ben de bu yüzden yerde uyumak için sebep olarak kullanırdım.

Sometimes, I get so scared and I become sweaty. Shadows lurk in the dark and I just cannot think straight. I try to be brave like grandfather and I never run to him again.

Bazen çok korkuyorum ve terliyorum. Gölgeler karanlıkta gizleniyor ve ben doğru dürüst düşünemiyorum. Büyükbabam gibi cesur olmaya çalışıyorum ve bir daha asla ona koşmuyorum.

Later, when things get really bad, I imagine what I will do the following day with my best friend, Limbani. His name means ‘be strong’ in our Chichewa language and I want to be so strong that the lion in my head will take fright and escape. He will be so surprised of my strength that he will take flight like the impalas he usually hunts in the wilderness.

Daha sonra, işler gerçekten kötüye gittiğinde, ertesi gün en iyi arkadaşım Limbani ile ne yapacağımı hayal ediyorum. Adı Chichewa dilinde ‘güçlü ol’ anlamına geliyor ve o kadar güçlü olmak istiyorum ki kafamdaki aslan korkup kaçsın. Gücüme o kadar şaşıracak ki, vahşi doğada avladığı antiloplar gibi uçup gidecek.

Limbani will be proud of me too. He is a good friend and I look up to him. We play together all the time when we are not at school. His parents own a grocery store. From time to time, his father gives us sweets when we run different kinds of errands for him. Occasionally, he makes us work with him in the store. It is generally a privilege and customers are surprised to see us counting well and giving the correct change. We rarely make mistakes.

Limbani de benimle gurur duyacak. O iyi bir arkadaş ve ben ona özeniyorum. Okulda olmadığımız zamanlarda hep birlikte oynarız. Anne ve babasının bir bakkalı var. Zaman zaman babası için farklı işler yapıyoruz ve karşılığında tatlı alıyoruz. Arada sırada mağazada kendisiyle birlikte çalışmamızı sağlıyor. Bu genellikle bir ayrıcalıktır ve müşteriler bizim iyi saydığımızı ve doğru para üstü verdiğimizi görünce şaşırırlar. Nadiren hata yaparız.

Today, I have a master plan because I am fed up of being constantly harassed by the lion in my sleep. Moreover, grandfather has had enough of me bursting into his room, shouting as if a pride of lions were on my heels.

Bugün ustaca bir plan yaptım çünkü uykumda aslanın sürekli tacizinden bıktım. Üstelik büyükbabam, sanki arkamda bir aslan sürüsü varmış gibi, odasına dalıp bağırmamdan bıktı.

Therefore, tonight, I will not be taken unawares. They say that the best defence is attack. I am not afraid now. If the lion thinks I am weak and he can just pick on me, he will be in for a big surprise. It will surely remind him of this African proverb: If you think you are too small to make a difference you haven’t spent a night with a mosquito.

Bu nedenle, bu gece, gafil avlanmayacağım. En iyi savunma saldırıdır derler. Şimdi korkmuyorum. Aslan benim zayıf olduğumu düşünürse ve bana saldırabilirse büyük bir sürprizle karşılaşacak. Bu ona mutlaka şu Afrika atasözünü hatırlatacaktır: Fark yaratamayacak kadar küçük olduğunuzu düşünüyorsanız, sivrisinekle bir gece geçirmemişsinizdir.

If the lion comes after me tonight, I’ll be like a mosquito.

Aslan bu gece peşimden gelirse sivrisinek gibi olacağım.

First, I have already prepared a pack of books that I have placed on my bedside table. I will read these until I feel sleepy enough to turn off the lights. The lion only makes his visits in the dark because he is afraid of the light.

İlk olarak yatağımın yanına bir sürü kitap dizdim. Işıkları kapatacak kadar uykum gelene kadar bunları okuyacağım. Aslan, ışıktan korktuğu için sadece karanlıkta geliyor.

Secondly, I have put the biggest stick I could find in one corner of the room. If he sees me branding it, he will be scared and he will bolt for his life.

İkinci olarak bulabildiğim en büyük sopayı odanın bir köşesine koydum. Elimde bunu görünce korkacak ve canı pahasına kaçacak.

Next, if sticks don’t scare him, I have a torch that I will turn on as soon as he tries to attack me. Lions cannot stand brightness. This will scare him off and he will never think of stepping into my house again.

Sonra, sopalar onu korkutmazsa, bana saldırmaya çalıştığı anda yakacağım bir meşalem var. Aslanlar ışığa dayanamazlar. Bu onu korkutacak ve bir daha asla evime adım atmayı düşünmeyecek.

Finally, I know that if everything does not work according to my plan, I can always go to grandfather. He is courageous, despite his old age, and he will keep me safe. He ALWAYS does.

Son olarak, her şey planıma göre gitmezse, her zaman büyükbabama gidebileceğimi biliyorum. Yaşına göre oldukça cesurdur ve beni güvende tutar. HER ZAMAN yapar.

And thinking of it, lions don’t really come to town, do they? They stay in the jungle and do not visit human beings willy-nilly.

Aslında düşününce aslanlar kasabaya pek gelmiyor, değil mi? Ormanda yaşıyorlar ve ister istemez insanları ziyaret etmezler.

My lion will stay home with his family tonight and I will sleep like a baby.

Aslanım bu gece ailesiyle birlikte evde kalacak ve ben bebek gibi uyuyacağım.

The Old Witch And The Wish (Yaşlı Cadı ve Dilek)

I am not afraid of the old woman who greets me each time I meet her when I am on my way to school. Most of my friends are. I don’t know why. She always smiles at me when she sees me. I think she is very friendly and I would like to know where she lives.

Okula giderken her karşılaştığımda beni karşılayan yaşlı kadından korkmuyorum. Arkadaşlarımın çoğu korkuyor. Nedenini bilmiyorum. Beni gördüğünde bana hep gülümsüyor. Bence çok arkadaş canlısı ve nerede yaşadığını bilmek istiyorum.

“Good morning my son,” she says.

“Günaydın evlat” dedi.

“Good morning. How are you today?”

“Günaydın. Bugün nasılsın?”

 “I am fine; I am fine, thank you. What a lovely boy you are…now hurry up, my son. You don’t want to miss your bus, do you?”

“İyiyim, iyiyim. Sen ne tatlı bir çocuksun…şimdi acele et oğlum. Otobüsünü kaçırmak istemezsin, değil mi?”

My friends say I should never talk to her. Rumour has it that she is a witch. She is said to fly at night. I don’t know if anybody has ever seen her do that. Limbani, my best friend, says I should avoid her at all costs.

Arkadaşlarım onunla asla konuşmamam gerektiğini söylüyor. Onun bir cadı olduğu söylentisi ortalıkta dolaşıyor. Geceleri uçtuğu söyleniyor. Onu daha önce bunu yaparken gören var mı bilmiyorum. En iyi arkadaşım Limbani, ne pahasına olursa olsun ondan uzak durmam gerektiğini söylüyor.

“That woman is childless. She has no family and she always talks to strangers. Sometimes she insults them without any reason at all. There is something wrong with her. Charles, you should never talk to anyone who is shunned by everybody. It brings bad luck. I wish you would just listen to me.”

“O kadının çocuğu yok. Ailesi yok ve sürekli yabancılarla konuşuyor. Bazen onlara sebepsiz yere hakaret ediyor. Onunla ilgili bir sorun var. Charles, herkes tarafından dışlanan biriyle asla konuşmamalısın. Kötü şans getirir. Keşke beni dinleseydin.”

Maybe my friends are right. I should choose another route. There are many buses I can take to school. Maybe she is all nice and lovely to me because she would like to eat me one day. I wouldn’t want to be anybody’s dish.

Belki arkadaşlarım haklıdır. Başka bir yol seçmeliyim. Okula gidebileceğim birçok otobüs var. Belki bir gün beni yemek istediği için bana karşı iyi ve sevecendir. Kimsenin yemeği olmak istemem.

I just wish she would stop being kind to me. It is difficult to be rude to people that show you goodwill, isn’t it? Anyway, I will try…

Keşke bana karşı nazik olmayı bıraksa. Size iyi niyet gösteren insanlara kaba davranmak zor, değil mi? Her neyse, deneyeceğim…

Today is the day. I decide to leave earlier than usual. I want to catch the 7:30 bus that stops near the supermarket where we buy snacks at breaktime. I walk faster than usual. I am feeling tense. If only I could be in my classroom right now. I am just confused.

Bugün o gün. Her zamankinden daha erken ayrılmaya karar verdim. Mola saatinde abur cubur aldığımız süpermarketin yanından geçen 7:30 otobüsüne binmek istiyorum. Normalden daha hızlı yürüyorum. Gergin hissediyorum. Keşke şu an sınıfımda olabilseydim. Sadece kafam karıştı.

There many people in the street already. I feel extremely tense. Each step I take draws me closer to the bus stop. I think I will make it. I want to make it.

Zaten sokakta çok insan var. Bazı yüzler tanıdık geliyor. Son derece gergin hissediyorum. Attığım her adım beni otobüs durağına biraz daha yaklaştırıyor. Sanırım başaracağım. Bunu yapmak istiyorum.

“It looks like you want to take a different bus today.”

“Bugün farklı bir otobüse binmek istiyor gibisin.”

The voice is familiar. I hear it every day when I am going to school. I wish I had never heard that voice before. It sounds nice but today it carries a different meaning. Without looking back, I start running. I run as fast as my heels can carry me. My limbs are light and they do not betray me. I arrive safely at school. I recount the story of my survival. My classmates are stunned.

Ses tanıdık. Her gün okula giderken duyuyorum. Keşke o sesi daha önce hiç duymamış olsaydım. Kulağa hoş geliyor ama bugün farklı bir anlam taşıyor. Arkama bakmadan koşmaya başladım. Topuklarımın beni taşıyabileceği kadar hızlı koşuyorum. Uzuvlarım hafif ve bana ihanet etmiyorlar. Okula güvenli bir şekilde geliyorum. Hayatta kalma hikayemi anlatıyorum. Sınıf arkadaşlarım şaşkın.

“We told you!’ they finally say.

“Sana söylemiştik!” diyorlar sonunda.

The next day, I go to school with Limbani. We take yet another route. We do not meet the old lady. Gradually, I start forgetting her.

Ertesi gün Limbani ile okula gidiyorum. Başka bir rotaya giriyoruz. Yaşlı kadınla karşılaşmıyoruz. Yavaş yavaş onu unutmaya başlıyorum.

“She must be dead by now,” Limbani says. “We can try the old route just to see if she is still around.”

Limbani, “Şimdiye kadar ölmüş olmalı,” diyor. “Hâlâ etrafta olup olmadığını görmek için eski yolu deneyebiliriz.”

Unfortunately, she is. She smiles at us when she sees us.

Maalesef hayatta. Bizi görünce gülümsüyor.

“Good morning my sons,” she says.

“Günaydın evlatlar.” diyor.

“Good morning.” stutter.

“Günaydın” diye kekeledim.

“Good morning old witch,” Limbani shouts. “Leave us alone or my father will deal with you.”

“Günaydın yaşlı cadı,” diye bağırıyor Limbani. “Bizi rahat bırak yoksa babam seninle ilgilenir. “

I am shocked by Limbani’s words. It is not good to talk to elderly people in such a way. No one has seen the old witch at her ‘job’ after all. It is not a crime to be childless, I think. I come to my senses.

Limbani’nin sözleri karşısında şok oldum. Yaşlı insanlarla bu şekilde konuşmak iyi değil. Sonuçta kimse yaşlı cadıyı “işinde” görmedi. Bence çocuksuz olmak suç değil. Aklım başıma geliyor.

“Don’t mind him agogo. My friend didn’t sleep well last night.”

“Ona aldırma. Arkadaşım dün gece iyi uyuyamadı.”

She is crying. You can read the hurt in her eyes.

Ağlıyor. Acıyı gözlerinden okuyabilirsiniz.

“Crocodile tears!” Limbani blurts out jagged words.

“Timsah gözyaşları!” Limbani sert kelimeleri düşünmeden söylüyor.

“I wish you were kinder to me. I am just a lonely woman. I don’t know what wrong I have done to you or your friends, but please forgive me.”

“Keşke bana karşı daha nazik olsaydın. Ben sadece yalnız bir kadınım. Sana ya da arkadaşlarına ne hata yaptım bilmiyorum ama lütfen beni affet.”

“Goodbye agogo,” I say. “I am afraid we will miss our bus. Take good care of yourself and don’t mind us.”

“Güle güle,” diyorum. “Korkarım otobüsü kaçıracağız. Kendine iyi bak ve bize aldırma.”

“Oh, I am sorry my sons for keeping you for so long. Your teachers won’t be happy. What lovely boys you are…now hurry up, my sons. You don’t want to miss your bus, do you?”

“Ah, oğullarım sizi bu kadar uzun süre tuttuğum için üzgünüm. Öğretmenleriniz mutlu olmayacak. Siz ne güzel çocuklarsınız…şimdi acele edin oğullarım. Otobüsünü kaçırmak istemezsin, değil mi?”

The Most Beatiful Garden (En Güzel Bahçe)

Everyone agrees this is the most beautiful garden. Only one person knows how long this garden has been here.

Herkes bunun en güzel bahçe olduğu konusunda hemfikir. Bu bahçenin ne kadar süredir burada olduğunu sadece bir kişi biliyor.

He tells anyone who wants to hear the story. We believe him because he is the oldest man in our village.

Hikayeyi duymak isteyen herkese anlatıyor. Köyümüzün en yaşlı adamı olduğu için ona inanıyoruz.

The story never gets old though. It is one of the best and most fascinating stories I’ve ever heard. I guess you are curious and you want to know what it is about.

Yine de hikaye asla eskimiyor. Duyduğum en iyi ve en etkileyici hikayelerden biri. Sanırım merak ediyorsun ve ne hakkında olduğunu bilmek istiyorsun.

Once upon a time there was a very rich family in this same village. They were not the wealthiest people in the country but they had a lot of land and cattle. Their food baskets were the fullest and their clothes were made from the most colourful and expensive fabrics any one could get.

Bir zamanlar aynı köyde çok zengin bir aile varmış. Ülkenin en zengin insanları değillerdi ama çok fazla toprakları ve sığırları varmış. Yemek sepetleri dolup taşıyordu ve kıyafetleri, herkesin alabileceği en renkli ve pahalı kumaşlardan yapılmıştı.

However, they were not happy. In fact, they were the unhappiest family in the village and no one could understand.

Ancak mutlu değillerdi. Hatta onlar köyün en mutsuz ailesiydi ve kimse anlayamazdı.

They walked about with slumped shoulders and sad eyes. No laughter came out of their mouths and no joy could be seen in their home. Their conversations were dull and full of melancholy.

Düşmüş omuzlar ve üzgün gözlerle dolaşırlardı. Ağızlarından hiçbir kahkaha çıkmazdı ve evlerinde neşe görülmezdi. Konuşmaları donuk ve melankoli doluydu.

One day, the head of the family decided to do something about their problem. He called his younger brother.

Bir gün, ailenin reisi sorunlarıyla ilgili bir şeyler yapmaya karar verir. Küçük kardeşini aradı.

“ My dear brother Misozi, listen to me. I think I’ve found the solution to our troubles.”

“Sevgili kardeşim Misozi, beni dinle. Sanırım sorunlarımıza çözüm buldum.”

 “Do not tell me that Mavuto. Our problems are the worst in the whole world and we will never be able to solve them.”

“Bana bunları söyleme Mavuto. Sorunlarımız dünyanın en kötüsü ve onları asla çözemeyeceğiz.”

“ This will work, believe me.”

“Bu işe yarayacak, inan bana.”

 “ I hope this will not turn out to be the craziest scheme you have ever come up with.”

“Umarım bu şimdiye kadar bulduğunuz en çılgın plan olmaz.”

“ Don’t worry. Just wait and see. You will be the most surprised person in the entire universe.”

“Merak etme. Sadece bekle ve gör. Tüm evrendeki en şaşırmış insan olacaksın.”

The following day, Mavuto chose a piece of land not far from their house. It was dry and full of weeds. No one wanted to use it because it was difficult to tame.

Ertesi gün Mavuto, evlerinden çok uzakta olmayan bir toprak parçası seçti. Kuru ve yabani otlarla doluydu. Zor olduğu için kimse kullanmak istemedi.

“I will turn this into the most beautiful garden anyone has ever seen.”

“Bunu şimdiye kadar görülen en güzel bahçeye çevireceğim.”

Like a mad man, he started digging and digging, removing stones and rubbish so as to prepare the ground for planting. He watered the ground every single day until it became soft and luscious. Soon, it was time to plant flowers, trees and vegetables.

Çılgın bir adam gibi kazmaya, toprağı ekmek için zemini hazırlamak için taşları ve çöpleri çıkarmaya başladı. Toprağı yumuşak ve tatlı hale gelene kadar her gün suladı. Bir süre sonra çiçek, ağaç ve sebze dikme zamanı gelmişti.

His mood got better as time passed. He laughed more and his happiness was contagious. Later on, his wife and children joined and helped him to take care of the garden. What a sight! The complaints and fights had disappeared. What remained was the loveliest family in the whole village. The children shrieked with unfettered joy and the adults no longer shouted at one another for no reason at all. It was the most beautiful thing to see.

Zaman geçtikçe ruh hali düzeldi. Daha çok güldü ve mutluluğu bulaşıcıydı. Daha sonra eşi ve çocukları da katılarak bahçeyle ilgilenmesine yardım etti. Ne manzara ama! Şikayetler ve kavgalar ortadan kalkmıştı. Geriye kalan, tüm köyün en sevimli ailesiydi. Çocuklar sınırsız bir sevinçle çığlık attılar ve yetişkinler artık sebepsiz yere birbirlerine bağırmıyorlardı. Görmesi en güzel şeydi.

A lot of time has passed since then. The old man says that the garden has been tended by at least three generations. Today, the family is not as affluent as it used to be. Rumour has it that they say that the garden is their most valuable possession. They take care of it as if it was an egg that could break at any moment.

O zamandan beri çok zaman geçti. Yaşlı adam, bahçeye en az üç kuşak tarafından bakıldığını söylüyor. Bugün aile eskisi kadar varlıklı değil. Söylentiye göre bahçenin en değerli varlıkları olduğunu söylüyorlar. Her an kırılabilecek bir yumurtaymış gibi ilgileniyorlar.

The most beautiful garden in the village is the key to their happiness.

Köyün en güzel bahçesi onların mutluluğunun anahtarıdır.

You cannot copy content of this page