İmam Gazaliden Öğütler, Nasihatler? İmam Gazali’ye sormuşlar, Gazali Sözleri, İmam Gazali edep Sözleri

30.12.2022

İmam Gazaliden Öğütler, Nasihatler? İmam Gazali’ye sormuşlar, Gazali Sözleri, Allah razı olmadığı ihtiyarı yaşlılığında toprakla uğraştırır, İmam Gazaliden Öğütler, Nasihatler? İmam Gazali’ye sormuşlar, Gazali Sözleri, İmam Gazali edep Sözleri

Bedenine değil kendine değer ver, ve gönlünü olgunlaştır !

Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder.

Çocuktaki utanma hali ondaki akıl nurunun alametidir.

Ölüm Allah’ın sevgili kullarına, bir bardak tatlı soğuk suyu içmek kadar kolay gelir.

Dünya ve ahiret, kalbin durumlarından iki durumdur. O durumların ölümden önce ve geçici olanına dünya, ondan sonraki kısmına ahiret deniliyor. Ahiret ölümden sonra olandır. Ölümden evvel acil bir şehvet veya bir payın içinde bulunduğu herşey senin için bir dünyadır.   


Nefsini Allah’ın celâl ve azametini, yer ve gökteki saltanatını düşünmeye alıştıran bir kimse için bu şekilde melekütun garip ve acaip sanatına bakmaktan duyulan lezzet; zahirî gözle cennetin bağlarına ve meyvalarına bakmaktan duyulan lezzetten daha üstündür. İşte düşünürlerin dünyadaki hâlleri budur! Acaba ahirette bütün perdeler kalktığı zaman durumları ne olacaktır?


Şehvet kalbe galip geldiği zaman, kalbin en derin hücrelerine nüfuz edemese dahi, şeytan oraya gerleşir. Kötü sıfatlardan uzak olan kalplere gelince, o kalplerde şehvet olduğu için değil, zikirden gaflet edildiği zaman şeytan o kalplerin kapısını çalar. Fakat o kalpler zikre sarıldıkça şeytan geri çekilir.   


Kalp, takva ve iyi amellerle süslenip, kötü sıfatlardan arınmadıkça, o kalpte zikrin hakikati bulunmaz. Aksi takdirde, zikirden dem vurmak nefsin konuşması olup, bu konuşmada kalbin dahli yoktur. Böyle olunca da şeytanın kalpten sürülmesi mümkün değildir.


Bazı kimseler nefislerinde bir yakınlık hissederek ibadetlerinde ve meclislerinde Allah’a yakın olduklarını zannederler. Böylece kendilerinden başka meclislerinde bulunan herkesin bağışlanacağı fikrine saplanırlar. Eğer böyle bir kimseye, bu şekilde sû-i edebinden dolayı Allah Teâlâ, müstahak olduğu muameleyi yapmış olsaydı, hemen o anda helak olurdu.   


Her sâlik, bulunduğu menzil ile geçtiği makamlar hakkında konuşabilir. Kendisinin ulaşamadığı makamlar, ihata edemediği menziller hakkında ise hiçbir şekilde konuşamaz. Ancak onlara gaybî bir şekilde inanır.


Kalbe herhangi birşey geldiği zaman, ondan önceki hakikatler kaçışır ve yerlerini son gelene bırakır.   


Bir kimse herhangi bir imamın mezhebinde olduğunu söyler, fakat o imamın yolundan gitmez ise, onun en büyük hasmı bağlı olduğunu söylediği imamın ta kendisidir. O imam Allah’ın huzurunda şöyle der: ‘Benim mezhebim, istihraç ettiğim ahkâm ile amel etmektir. Dil ile “Ben şu mezhebe bağlıyım’ demek değildir. Dil çalışmak içindir, hezeyan için değildir. O halde, madem sen benim mezhebimden olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse neden amel ve ahlâkta bana muhalefet ettin? Oysa ona uyarak Allah’a yaklaşmayı düşündüğün mezhebin esası amel ve ahlâk idi. Bir de utanmadan benim mezhebimden olduğunu iddia ettin. Böyle bir iddia şeytanın kalbe girmesine yardım eden kapılardan biridir. Birçok âlim bu kapının açılması sebebiyle helak olup gitmişlerdir’.


Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mes’ûl olacaksan söyle. Yoksa sus!… 


Dinen yasaklanmış olan tartışmanın sonucu, başkasından dinlediklerine yanlıştır diyerek itiraz etmektir. Mücadelenin sonucu ise, başkasını susturmak, aciz bırakmak, konuşmasını çürütmek ve kendisine cehalet nisbet etmektir.

Alimlerin birbirlerine hücum ettiklerini, birbirlerine hased ettiklerini ve anlaşamadıklarını gördüğün zaman, onların dünya hayatına karşılık ahiretlerini sattıklarına hükmet! Acaba bu kişilerden daha fazla aldanan bir satıcı var mıdır?   


Aklî ilimler iki kısma ayrılır: a) Dünyevî, b) Uhrevî Dünyevi olanlar, tıp, matematik, kozmoğrafya, sanat ve fen ilimleridir. Uhrevî olanlar ise, kalbin hâllerini, amellerin âfetini, Allah’ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İşte aklî ilimlerin bu iki grubu birbirine zıttır. Bütün gayretini bu iki kısımdan birisine sarfedip o sahada derinleşen bir kimse, genellikle öbür kısımda eksik kalır.


Aklî ilimlerin şer’î ilimlere zıt olduğunu ve bu ilimlerin bir arada bulunmadığını ve bulunamayacağını zanneden bir kimsenin bu zannı, basiretsizliğinden ve körlüğünden ileri gelir. Basiretsizlikten Allah’a sığınırız.    


İbadetlerin esası kalbin tezkiyesidir. Kalbin tasfiyesi de marifet nurunun orada doğması ile mümkündür.


Melekût âleminde suretler sıfata tâbidir. Öyleyse kötü mânâ, kötü surette görünür. Demek ki Şeytan, köpek, kurbağa ve domuz suretinde görünür. Bu suretler mânâların etiketidirler ve mânâların doğruluğunu aksettirirler. Bu sırra binaen rüyada maymun ve domuz görmek, kötü insana işaret ettiği gibi, koyun görmek de iç âlemi geniş insana işaret eder. Her rüya bu ölçüye göre tefsir edilir. 


Mide ile fere, ateşe açılan kapılardan birer kapıdır. Çünkü onun aslı tatmin olup doymaktır. Zillet ve inkisar ise cennetin kapılarından birer kapıdır. Çünkü onun aslı acımaktır. Cehennem kapılarından birini kilitleyen, cennet kapılarından birini açmış sayılır. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Birisine yaklaşmak öbüründen uzaklaşmaktır.


Fazla doymak ibadetten alıkoyar, ibadeti, kalbin parlaklığını ve düşünceyi kararttığı gibi bunlara bağlı olan hayatı da dumura uğratır. Aç kalmak ise, bütün bu menfi hâlleri müsbete çevirir. Çünkü az yemek bedenin sağlığını koruduğu gibi, çok yemek ve mideyi karışık yiyeceklerle doldurmak damarlarda karışıklık meydana getirir.   


Ruh rabbani bir emirdir. Rabbani demek, onun mükâşefe ilimlerinin sırlarından birisi olması demektir. Bu sırrı ifşa etmek salâhiyeti hiç kimseye verilmemiştir. Çünkü Allah’ın en sevgili kulu olan Allah’ın Râsûlü dahi bu sırrı açıklamamıştır.


Kur’an takvanın, hidayetin ve keşfin anahtarı olduğunu açıkça beyan eder. Takva ise, öğretmen olmadan elde edilen ilimdir.   


Kalbiyle arasındaki perdeler aralanan bir kimseye, mülk ve melekûtun tecellisi görünür. Böyle bir kimse, genişliği yerle gökleri içine alan cenneti müşahede eder.


Takva, çok secdeden ötürü alında iz bırakma veya oruç tutmaktan sararma veya secde ve rükûdan belin bükülme hâli değildir. Eğilen boyunda veya sarkıtılan eteklerde takva aranmaz. Takva, kalplerdeki vera’ hâlidir. Güler yüzle karşıladığın kimse, seni asık bir yüzle karşılar ve bilgileriyle sana mihnet yüklerse, Allah böyle kimselerin sayılarını artırmasın!   


Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ cimrilik yapmaktan münezzehtir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklıklar ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp mâsiva ile dolu oldukça Allah’ın celâl marifeti oraya girmez.


Zaruri miktar dışında uyumak, kalbi öldürür ve kurutur. Yetecek kadar uyumak, gayb sırlarının keşfine vesile olur.   


Allah hakkındaki zannı kötü olan ve insanların ayıplarını araştıran bir kimseyi gördüğün zaman, bil ki böyle bir insanın kalbi hastadır. Mü’min kişi ise, bütün halk nazarında kalbi sağlam olan kimsedir.

1.ESAS: LİDERLİK VE İDARENİN ÖNEMİ

Ey sultan! Önce, insanları idare etmenin kıymetini biliniz; onun tehlikelerini de öğreniniz. Çünkü liderlik büyük bir nimettir. Eğer onu hakkıyla yerine getirirseniz, kendisinden sonra başka mutluluk düşünülemeyen bir saadete ulaşırsınız. Şayet onun hakkını yerine getirmeyip zulümden geri durmazsanız, kendisinden sonra ancak kâfirliğin olabileceği bir bedbahtlığa düşersiniz.

Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Sultanın bir günlük adaleti, Allah’a karşı yapacağı yetmiş yıllık nafile ibadetinden daha üstündür”1

Bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki; Allah, adaletli sultanın amelini halkının ameli derecesine yükseltir. Adaleti müddetince kıldığı her namazın sevabı yetmiş bin rekât namaza denktir”2

Durum böyle olduğuna göre; kişi için liderlik nimetinden daha büyük nimet yoktur. Onun ömrünün bir saati, başkasının ömrünün tamamı gibi kıymetlidir. Kim ki, bu nimetin kıymetini bilmez, zulüm ve nefsinin hevası ile meşgul olursa; onun Allah’ın düşmanları arasında olmasından korkulur.

Yine Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacak olanlar, halkın işlerini üstlenen ve onlara zulüm eden başkanlardır”3

Hz. Ali şöyle demiştir: “Yerdeki hâkim, gökteki hâkimle (Yüce Allah ile) karşılaştığında vay hâline! Yalnız; halkına adil davranan, hak ile hükmeden, nefsine uymayan, akrabalarına meyletmeyen, korkudan veya (dünya servetine olan) aç gözlülüğünden dolayı hüküm değiştirmeyen, Allah’ın kitabını ayna kabul edip, gözünü ondan ayırmayan ve onda olan ile amel eden hâkim bunun dışındadır”

Hz. Ömer, geceleri bekçilerle beraber dolaşırdı ve şöyle derdi: “Su kenarının yanında unutulan zayıf, çelimsiz bir keçinin hesabının benden sorulacağından korkarım”

Ey sultan, iyi bak! Hz. Ömer nasıl adil ve ihtiyatlı davranıyor? Hiç kimsenin takvada kendisine yetişemeyeceği bu insan nasıl düşünüyor? Nasıl kıyamet gününden korkuyor? Siz ise halktan ve emriniz altındaki amirlerden gafil bir haldesiniz.

Hikâye: Rum Meliki Kayser, Hz. Ömer’in hâlini görmesi ve onun yaptıklarını araştırması için bir elçi gönderdi. Elçi Medine’ye girince halka: “Padişahınız nerededir?” diye sordu. Halk: “Bizim padişahımız yoktur, emirimiz vardır; fakat şimdi Medine’nin dışındadır” dedi. Elçi Hz. Ömer’i aramaya çıktı; onu, güneşin altında, sıcak kumların üzerinde, kamçısını yastık yaparak başının altına koymuş, başından akan terler, kumları ıslatır bir halde buldu. Onu bu halde görür görmez kalbine bir titreme girdi ve kendi kendine: “Yeryüzündeki bütün padişahların kendisinden korktuğu birisi nasıl böyle tek başına olabilir? Ey Ömer! Sen adilsin, onun için bütün korkulardan eminsin. Bu sebeple rahat rahat uyuyabiliyorsun. Bizim padişahlarımız ise zulüm ediyorlar. Onlar devamlı korku içerisindedirler. Ben şehadet ederim ki sizin dininiz haktır. Şayet elçi olarak gönderilmeseydim, elbette Müslüman olurdum. Fakat ileride geri döneceğim ve Müslüman olacağım” dedi.

Ey sultan! Liderliğin tehlikesi büyük, fitneleri ise çoktur. Unutma! Lider kişinin dünya ve ahiretteki emniyeti, gerçek din âlimleriyle beraber hareket etmesine bağlıdır.

2.ESAS: ÂLİMLERLE BİRLİKTE HAREKET ETMEK

Adaletli ve insaflı olmanın ikinci yolu, başkanın devamlı âlimlerin görüşlerine başvurması, onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyaya aldanmış kötü âlimlerden sakınmasıdır. Çünkü bu kötü âlimler, liderlere övgü yağdırıp onları boş övgü ve vaatlerle aldatırlar. Liderlerin ellerinde bulunan dünya malına kavuşmak için, onları kendilerinden memnun etmek isterler. Bunu elde edebilmek için de hile ve aldatmalara başvururlar.

Gerçek âlim o dur ki, başkanın elinde olan maddî imkânlara göz dikmez, vaaz ve uyarmalarında nasihat ve insafı elden bırakmaz.

Nükte: Ömer b. Abdülaziz, Muhammed el-Kurazi’ye: “Bana adaleti tarif et” deyince; o âlim şunları söylemiştir: “Sizden yaşça büyük olanların çocuğu, yaşça küçük olanların babası, denginiz olanların ise kardeşi olunuz. Her suçluya suçu miktarınca ceza veriniz. Sakın bir suçu yokken, şahsi kininiz ile hiçbir Müslümana tek bir kamçı olsun vurmayınız; çünkü bu sizi ateşe götürür”

Nükte: Zahidlerden birisi bir gün zamanın halifesinin huzuruna geldi. Halife, ona: “Bana öğüt ver!” dedi. O da: “Ey müminlerin emiri! Ben Çin’e gittim. Çin devlet başkanı sağır olmuş, artık duyamıyordu. Onun ağlayarak şöyle dediğini duydum: “Duyamadığım için ağlamıyorum; ancak kapımda bekleşip de yardım bekleyen mazlumları işitemediğim için ağlıyorum. Fakat şükürler olsun ki, gözlerim sağlam” Sonra birisini görevlendirip şöyle ilan ettirdi:

“Kim zulme uğramış ise kırmızı elbise giysin”

Bu başkan, her gün filine biner ve kırmızı elbiseli kimi gördüyse yardımcıları vasıtasıyla onu dinler, şikâyetini giderirdi. Ey müminlerin başkanı! Kâfir olmasına rağmen Çin devlet başkanının Allah’ın kullarına karşı gösterdiği şefkate bakınız. Siz ise Ehl-i Beyt’ten gelen bir mü’minsiniz. Bunun için halkınıza karşı şefkatinizin nasıl olması gerektiğini iyice düşününüz”

Bir devlet başkanı, tüm bunları devamlı göz önünde tutmalı, kendisine birisi öğüt verince onun öğütlerini dinlemeli, bir âlim gördüğünde ondan nasihat istemelidir. Âlimlerin de bu tür öğütlerle onlara nasihat etmesi, fakat onları boş vaad ve övgülerle aldatmaması ve hak sözü onlardan esirgememesi gerekir. Yöneticiyi aldatan kimse, onun zulmüne ortaktır. Yüce Allah en iyisini bilir.

3.ESAS: İDARECİNİN ADALETİ

Ey sultan! Sen, sadece kendi elini zulümden çekmekle yetinme! Kendini zulümden uzak tuttuğun gibi; hizmetçilerini, yakınlarını, görevlilerini ve kapınızı bekleyenleri de terbiye edip güzelleştirmen gerekir. Onların zulmüne razı olma, çünkü sen, kendi zulmünden sorgulanacağın gibi; onların işlediği zulümlerden de hesaba çekileceksin.

Tevrat’ta şöyle yazılıdır: “Sultan, memurlarının yapmış olduğu zulmü bildiği halde susarsa, bu zulüm sonuçta ondan bilinir; kendisinden hesap sorulur ve cezalandırılır”

Bir idareci şunu bilmeli: Başkasının dünyası için, dinini ve ahiretini satan kimseden daha fazla aldanan yoktur. İnsanların çoğu, şehvetlerine hizmet ederler. Gerçekten insanlar, şehvetlerine ve nefislerinin kötü arzularına ulaşmak için gizli yoldan birçok hilelere başvururlar. Devlet işlerinde görevli memurlar da böyledir. Onlar bir takım dünyevi nazlarına ulaşmak için, vali ve idareciyi aldatırlar, zulüm ve haksızlık olan işleri ona güzel gösterirler, böylece hedeflerine ulaşmak için onları ateşe atarlar. Elde edeceği birkaç kuruş için seni ve kendisini ateşe atan kimseden daha kötü hangi düşman olabilir?

Özetle, halkına karşı adaleti korumak isteyen bir idarecinin, hizmetçilerini ve görev yapan memurlarını adalet üzere tutması, amirlerinin hallerini gözetmesi, ailesinin, çocuklarının ve evinin durumunu görüp gözettiği gibi; onların da geçimlerini görüp gözetmesi gerekir. Bunu tam olarak sağlamak için idarecinin önce kendi içinde adaleti koruması gerekir.

Adalet güneşinin, ortaya çıkacağı ilk yer idarecinin kalbidir. Daha sonra bu güneşin ışığı onun ailesi ve özel çevresi içinde yayılır, sonra bu güneşin ışıkları bütün halka ulaşır. Bu ışığı güneşten başka bir yerde arayan kimse, imkânsız bir şeyin peşine düşmüş ve ulaşılmayacak bir şeye heves etmiş olur.

4.ESAS: İDARECİNİN ÖFKELENMEMESİ

Sultan ve idareciler çoğunlukla kibirli olurlar. Kibirlerinden dolayı kendilerinde hemen bir kızgınlık oluşur; bu onları karşı taraftan intikam almaya sevk eder. Hâlbuki kızmak, akıl için bir tehlikedir; o, aklın düşmanı ve afetidir.         

İdarecinin gazabı kabardığında, işlerinde af tarafını tercih etmeli, kendisini iyilik ve affa alıştırmalıdır. Bu ahlak sende bir âdet hâlini alırsa sen, peygamberlere ve velilere benzemiş olursun. Kızgınlığını hemen yerine getirmeyi bir huy edindiğinde ise, yırtıcı hayvanlara ve canavarlara benzemiş olursun. Anlatmış olduğumuz bu haber ve hikâyeler, nasihat olarak bir idareciye yeter. Kalbinde iman nuru yerleşmişse, bunlar ona tesir eder. Eğer tesir etmezse, kalplerinde iman nuru kalmamış demektir; onların imanı sadece dillerindedir.

5.ESAS: İDARECİNİN MERHAMETİ

Ey sultan! İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri, başkasının da bir lider olduğunu düşün! Kendin için razı olmadığın şeylere, her hangi bir Müslüman için de razı olma! Kendin için razı olmadığın şeyleri, onlar için hoş görürsen, halkına ihanet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun.

6.ESAS: HALKIN İHTIYAÇLARIYLA İLGİLENMEK

Ey sultan! İhtiyaç sahiplerinin, sıkıntılarını arz etmek için kapınıza gelip sizi beklemesini küçük görmeyiniz. Bu tehlikeli işten sakının. Müslümanların ihtiyaçları ile meşgul iken nafile ibadetleri bir tarafa bırakıp bir an önce onların sorunlarını gidermeye çalışınız. Çünkü Müslümanların ihtiyaçlarını gidermeniz, nafile ibadetten daha üstündür.

7.ESAS: İSRAFTAN SAKINMAK

Ey sultan! Nefsini, övünülecek giysiler giymek ve hoş yiyecek yemek gibi şehevî arzularına alıştırma. Her şeyde kanaatkâr ol; çünkü kanaatsiz adalet olmaz.

8.ESAS: ŞEFKAT VE LÜTUFLA DAVRANMAK

Ey sultan! Mümkün mertebe muamelelerinizde şefkatli ve lütufkâr olunuz; şiddet ve sertlikten sakınınız. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, “Halkına şefkat göstermeyene (lidere) Allah da şefkat göstermez” buyurarak şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Halkına lütufta bulunan lidere sen de lütufta bulun. Şiddet gösterene sen de şiddetli ol”4

9.ESAS: ÖVGÜLERE ALDANMAMAK

Ey sultan! İslam’ın kuralları çerçevesinde halkının senden hoşnut olmasına gayret et. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin en hayırlı idarecileri; sizlerin onları, onların da sizi sevdiği idarecilerdir. İdarecilerin en kötüleri ise sizlerin onlara, onların da sizlere kızdığı ve lanet ettiği kimselerdir”

Lider olan kişinin, kendisine gelerek övgüler yağdıranlara aldanmaması, bütün halkın da onun gibi kendisinden razı olduğunu düşünmemesi gerekir. İdarecinin, halkın dilinde dolaşan kusurlarını ve asıl hâlini öğrenmesi için, itimat ettiği kimseleri görevlendirip halkın içine göndermesi ve hakkında ne düşündüklerini sordurması gerekir.

10.ESAS: ALLAH RIZASI İÇİN İŞ YAPMAK

Halkın idaresini üstlenen kimse, dine aykırı hareket ederek insanlardan hiç birinin hoşnutluğunu aramamalıdır. Zira dine aykırı hareket eden kişiye kızılmasında bir sakınca yoktur. Çünkü sana nefsi için kızan kimsenin, bu kızmasının bir zararı olmaz.

Hz. Ömer: “Ben, her sabah, insanların yarısının bana öfkeli olduğu halde sabahlarım” derdi.

İnsanların çoğu cahilliklerinden, halkın hoşnutluğu için Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu şeyi terk ederler.